6 Mart 2021 Cumartesi

YOK MUSUN EY ADL-İ İLAHİ?


Usta öykücülerimizden Sabahattin Ali'nin üçü de birbirinden anlamlı hikayelerinden oluşan Üç Öykü çok kıymetli bir eser. Ancak ben bu üçünden Ayran adlı hikâye üzerine odaklanmak istiyorum.  Çünkü eğer Sabahattin Ali’nin bu hikâyesi bir şiirle yorumlanacak olsaydı Akif’indizeleri çar çabuk yetişirdi imdada:

Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı?

Cani geziyor dipdiri… Can vermede masum.

İsyanım öyle bir raddeye gelmişti ki hakkı ödenmeyen çocuğun suskunluğu karşısında… Sanırım Bam Telini Sızlatan Öyküler Seçkisi hazırlasam Ayran’ı en başa alırdım. Katı gerçekliğin şiirsel bir tonla okuruna sunulduğu bu anlatımla okura varoluşunu sorgulatıyor. Bu sorgulamada ilk aklıma gelen insanın ancak gerçek bir açlıkla terbiye olacağı düşüncesiydi. Hasan adeta bir dervişti çünkü. Yaşının da boyunun da yetmediği bir manevi makamda oturuyordu aslında. Kabaca evlatlarımıza ve çevremize “nimetin kadrini bilin!” nutukları attığımız, hatta bu nutukları yediğimiz bir devrin insanlarıyız. Marksist bir dünya görüşünü sırtlamış yazarın elinden çıkma bu öykü de adeta okuruna özüne dön çağrısı yapıyor bana göre.

Bu öykünün hemen ertesinde bir avm turu yapmış olmam, etkisini bine katladı diyebilirim. Tüketim çılgınlığı müritlerinin her katını ayrı tavaf ettiği alışveriş merkezi, taze ayrıldığım sefalet tablosunun öteki yüzüydü. Afallamam, ortama uyum sağlamam dakikalarımı aldı. Sersem gibiydim. Oğlumun her isteği gözümde devleşiyordu.“ Açlığa alışmış olan midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan” geçimini sağlamaya çalışan Hasan hâlâ kafamın içinde bir yerlerdeydi. Her değerlendirmemde değindiğim gibi bu hikayede de edebiyatın eşsiz tecrübeler koleksiyonundan yararlanmış olmanın hazzı var içimde. Belki bir peronda ayran satan çocukla karşılaşma ihtimalim milyonda bir. Ancak üç beş sayfalık bir metin sayesinde hem bu çocukla yolum kesişiyor, hem de içindeki hâl yüreğimdeki ezilmeyi öyle bir çaresizliğe taşıyor ki tarifi mümkün değil.

“Ulan sen hakkını helal etseydin be!” diye satırları yarıp perona fırlamayı, adamı pencereden aşağı çekmeyi çok istedim.  Yaptığı yanına kâr kalmasın, durakların birinde başına bir dert gelsin diye bekledim. Ama elbette yazar okuruna bu konforu sunmayacaktı. Benimki yersiz beklenti, onunki kaskatı bir gerçeklikti. Hasan’ın hakkını savunmayı, o biçareye sıcak bir kucak olabilmeyi, başını okşayıp “Korkma ben varım” repliğini sarf etmeyi diledim. Ama böyle de olmazdı. Çünkü sefil dünyanın kanunu buydu. Yine de gönlüme sekinet veren ayrancı gibi nice suskun savaşçının cennetin apayrı bir bölmesinde bizden çok daha fazla nimet içinde olacaklarını düşlemem. Belki de adl-i ilahi budur.

Eser: Üç Öykü

Yazar: Sabahattin Ali

Resimleyen: Sedat Girgin

Sayfa Sayısı: 52

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Yaş: +


17 Ocak 2021 Pazar

HİKÂYELERLE 33 HADİS IŞILTISI

 


Günlerdir kavuşmayı beklediğimiz kitap sonunda kapımızı çaldı. Tam da elimizdeki masal kitabı yeni sonlanmışken nöbeti devraldı Hikâyelerle 33 Hadis Işıltısı. Açıkçası Büşra Nur İslamoğlu’nun çizimleriyle renklenen kapak çok özenli. Yaldızlarla parıldayan başlık, elindeki gül ile evinden Mescid-i Nebevi’ye uzanan bir çocuk ve güllerle bezeli bir orta resim gönül okşuyor. Kitabın yazarı Zekiye Çoban ile ilk tanıştığım kitap değil bu. Çocuk Kütüphanesinden edindiğim Bak Şu Çay Süzgecine ile yaşantıma dahil oldu önce. Sonrasında diğer eserlerini de keyifle takip ettim, çıkardığı güzel işleri izledim. Diyanet Çocuk’ta kaleme aldığı çizgi-hikâyeleri severek okuyoruz oğlumla. Şimdiyse sıra 33 hadisin baş tacı edildiği hikâyelerde.

İlk okuduğum öykü son sıralarda yer alan Geri Dönen Huzur oldu. Her satırıyla kendimi özleştirdiğim bu metin aracılığıyla komşuluğun hatırını çok özlediğimi fark ettim. Kişisel olarak gerek kat komşularım gerekse tüm binayı gözetebilme derdinde olmuşumdur. Ne yazık ki insanlar ne kapılarını ne de yüreklerini başka komşulara açmaya razı. Hep bir tekinsizlik hâkim. Bu benim için hayal kırıklığı doğrusu. İnsanın insana yurt olduğu bir geleneğin parçalarıysak eğer mazeretlerimizden arınıp birbirimize destek olmalıyız. Çoğumuz gurbette, bir kısmımız yapayalnız. Sağlam komşuluklarla çoğalarak ruhumuzu ayakta tutabiliriz. İşte tam da bu meseleyi deşen, hem gerçek komşuluğu hem de hediyeleşmeyi salık veren bir hikâye Geri Dönen huzur. “Hediyeleşin, çünkü hediye sevgiyi artırır, kalpteki kötü hisleri giderir.” hadis-i şerifiyle son bularak okuruna huzur sunuyor. Büşra Nur İslamoğlu’nun çizim karakteristiği olan upuzun kollar ise metnin duygusuna çok iyi hizmet ediyor. İki komşunun eteklerindeki desenlere tek kelimeyle bayıldım.



Her ne hikmetse oğlum da En Tatlı Yemek hikâyesinde takıldı. Bunda çizimin büyük payı var bence. Görselde yine upuzun bacaklarıyla koltuğunda yayılmış kahvesini yudumlayan bir erkek çocuğu var. Annesinden sürekli hizmet bekleyen anlayışsız bir oğlan Serkan. Karşısındakinin yorgunluğu görmesi mümkün değil. Ama bu karakteri dönüştüren,ilerlemiş yaşına rağmen çalışmaktan büyük keyif duyan Tahir Amca oluyor. Didaktizme çok açık bu metin, tam da bu noktada katı öğreticilikten sıyrılarak okuruna doğru yolu işaret ediyor: “Hiçbir kişi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir yemek yememiştir.” hadisiyle hem insanın özüne hem de katı ataerkil düzene dair yoğun bir mesaj içeriyor. Anlayabilene!



Zekiye Çoban hadisleri seçerken güncel sorunları çok doğru yerden yakalayıp kurgulamış. Bir okur olarak karşımdaki metinlerin estetik oluşu karşısında çok mutlu oldum. Bunun formülünü verdiği “Zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.” hadisinin hikâyesi ayrıca okunmaya değer. Çizimlerin büyük bir uyumla eşlik ettiği her hikâye hem çocuk okurların hem de yetişkinlerin anlam dünyasına kocaman, içinden tatlı meltemlerin estiği pencereler açtırıyor.

Sosyal medya ve paylaşım kanallarının sebebiyet verdiği bu çağın çocuklarının elinden sıkıca tutacak bu kitapta, unutulmuş değerlerden; ayıp örtme, kanaatkârlık, temiz niyet, tasarruf, merhamet, öfke kontrolü, hoşgörü, söze sadık kalma, emek, dua, temizlik, ikramda ölçü, kin gütmeme gibi birçok değer yerinde bir üslup ve anlatımla tekrar hatırlatılıyor.

Bir okur olarak daha birçok hadisi Zekiye Çoban’ın dilinden dinlemeyi çok isterim. Hem ikinci, üçüncü ve birçok 33 hadisler böylece yüreğimizin tokmağını çalıp içeri girer. Bizleri de mamur eder.


Eser: Hikâyelerle 33 Hadis Işıltısı

Yazar: Zekiye Çoban

Resimleyen: Büşra Nur İslamoğlu

Sayfa Sayısı:67

Yayınevi: Damla Yayınevi

Yaş:+


1 Ocak 2021 Cuma

ŞEBNEM GÜLER KARACAN KİTAPLARI İÇİN

 


Şebnem Güler Karacan’ın kalemiyle tanışmam oğlumun ismini taşıyan kitaplar serisiyle oldu. Yusuf Okula Gidiyor’u okurken kreş maceramız başlamıştı. Yusuf Doktor’a Gidiyor kitabıyla hastaneye gidişlerimiz korkulu olmaktan çıkmıştı. İçilen ilaçların şifasına daha çok inanmıştık. Serinin ikinci kitabı Yusuf Yatağını Islatıyor ise diğerlerinden daha çok tercih edilmişti oğlum tarafından. Çünkü özdeşim kurabildiği bir karakter vardı karşısında. Yatağını saklama çabaları ayağına dolanan Yusuf, çocuğumu gülümsetmiş, annesinin hoşgörülü tavrını görünce o da rahatlamıştı. Çünkü hepimiz birer çocuktuk ve altımızı ıslattığımız gecelerimiz olmuştu. Yine de ebeveynler olarak bu hususta sabrın tükendiği anlar olunca kitaptaki görsel imdadıma yetişirdi. Çocuğunu sarıp sarmalayan, onu utandırmayan,  kendi çocukluğuna bu sayede uzanıp yaralarını saran şefkatli bir anne çizimi.



Şebnem Hanım'ın çok iyi niyetli bir yazar olduğunu öğrendiğim anım ise bambaşkadır. Yıllardır hayalini kurduğum bir kurgumu ilk onunla paylaşmıştım. Onca yoğunluğuna rağmen beni kırmamış, tüm samimiyetiyle hikâyelerimi okumuştu. Sunduğu fikir ise ufkumu açmıştı. Şimdi yayına hazırlanan bir kitabım var ve gizli mimarlarından biri de kendisidir. Bu yazı aslında ona bir teşekkür yazısıdır aynı zamanda.

Okul öncesi kitaplarıyla yetişen oğlum, şimdilerde Karacan’ın Aliş’in Kent Günlükleri ile büyümeye devam ediyor. Berk Öztürk’ün estetik çizimleriyle zenginleşen bu serinin kitapları, ana-oğul bizi çok eğlendiriyor doğrusu.


 Köy yaşamından şehre ayak uydurma sancıları çeken Aliş’in gayreti ve çalışkanlığı oğluma hakiki bir örnek. Biz ise Aliş’in tersine İstanbul’un kaotik ortamından yaşadığımız küçük şehrin huzuruna erişmiş bir aileyiz. Her ne kadar tersten bir okuma yapıyor olsak da Aliş’in yeni kurduğu arkadaşlıklar, tertemiz ailesi ve kardeşleriyle olan uyumu çok anlamlı bizim için.  Köy yaşamı ile yeni düzeni arasında sürekli bir kıyas kuran karakterin şaşkınlıkları çoğu kez çok komik geliyor bize. Diğer yandan tüm imkânlarına rağmen şehrin yoran ve tembelleştiren tarafını da okumuş oluyoruz. Köyünün ovalarında koşturan sıradan bir çocuğun şehir ortamında atletizm rekoru kıracak düzeyde olması metnin eleştirel yönü. Elbette daha başka eleştiriler var serinin her bir cildinde. En çok dikkatimi çeken ise yabancı bir dilin yani İngilizcenin Aliş’te oluşturduğu kaygı oldu.

“Benim İngilizce bilgim… Yes, no… Yes ve no… No ve yes.” diyen Aliş yalnızca adını söyleyebilir bu dilde. Ama azimlidir, arkadaşının ödünç verdiği bir cd- çalar ile tüm konuları çalışmaya başlar.  Yine de zorlu bir süreçte şevki kırılır, ama sonra kendine inancını tazeler. En büyük korkusu olan İngilizceyi kökünden sökmek için bu sihirli cümleyi kendine fısıldar: “Bir şeyden korktuğun zaman onun üzerine gitmelisin.” Serinin sonunda ise hayalleri arasında, “Köylü ve az buçuk şehirli bir Aliş olarak, İngilizceyi bile yenebileceğimi biliyorum!” diyen bir kahraman vardır artık.



Şebnem Güler Karacan işte öyle özel ve anılarımızı değerli yeri olan bir yazar. Üretken ve her yazdığı büyük bir zevkle okunan bir kalem olarak başarılarının hep devam etmesini istiyoruz. Sırada okunmayı bekleyen Gıdıklayan Proje’miz var.  Sabırsızlıkla ve heyecanla!

 

10 Aralık 2020 Perşembe

İYİ BİR FOTOĞRAFÇI DİKİŞ MAKİNESİYLE DE FOTOĞRAF ÇEKER

 



Söze Muharrem Buhara’nın esprili ve eğlenceli kalemiyle başlamak istiyorum. Ara Güler biyografisinidaha yarılamadan internetten tüm kitaplarını sipariş verdim yazarın. Bazı yetenekli yazarları yakalamakyıldız kayarken dilek tutmak gibi bir şey. Çok hoşnut oldum Buhara’yı tanıdığıma.

Gel geleyim Ara Güler’i ne çok sevdiğime! Üniversite yıllarım onun isim babalığı yaptığı Ara Kafe’ye gitmelerimle anlam kazanırdı diyebilirim. Sıra dışı olan bu kafede müşterilerin damak tadı kadar seyir tadı da önemsenirdi. Meşhur fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in ki o kendine fotoğrafçı der, birbirinden eşsiz fotoğraflarıyla bezeli duvarlar loş ışıkta gönlümü nasıl okşardı. Şimdi bile önüme fotoğraf kareleri yığılsa Ara Güler’inkileri şıp diye tanırım. Karakteristik ve içi buram buram insan halleri kokan o fotoğraflar, kafede bir de masa üstüne kağıt şekliyle serilirdi. Hiç unutmuyorum kafe sahipleri bu özel tasarım kâğıtları ayrıca istediğimizde her bir kareden birer tane seçip verirlerdi. Ucu mavi kibritlerin olduğu kutuları hâlâ saklarım. Bu uzun girizgâhtan sonra biyografinin inceliklerinden bahsedebilirim artık.

Sedat Girgin’in çizimlerinden önceleri korksam da zamanla alıştım diyebilirim. Kaliteli ve üslubu olan bir çizer olarak Ara Güler kitabını o resimlemişti. Birçoğunu görünce ağzınızı kocaman açıp gülmeniz an meselesi. Sonrasında usta fotoğrafçının anne ve babasının tanıtımıyla başlayan satırlar, sanatçının çocukluğunun renkli anılarıyla ilerliyor. Sinema afişlerinin koleksiyonerliğini yaptığını, daha o zamandan babasının işlerini devralma gibi bir isteğinin olmadığını okuruz ilerleyen satırlarda. “Nasıl ki bir tiyatro oyuncusu her rolünde bir karakter yaratıyorsa o da her fotoğrafında bir karakter ortaya çıkarır. Başklarıyla Ara Güler arasındaki fark da budur ve bu fark da çok kıymetlidir.”(34)



“Master of Lecia” yani ünlü fotoğraf makinesi markasının ustası Ara Güler, orta yaşlarındayken Picasso ile tanışır. Hatta Picasso onun ayaküstü bir portresini çizer ve imzalar. 


Çılgın ressam Salvador Dali ile Güler birlikte fotoğraf çekinir. Ara bey, ünlü oyuncu Charlie Chaplin ile buluşmanın kıyısından döner. Kuru kafaların olduğu Sarawak Ormanlarına seyahat eder. Ve daha neler neler…


Bu biyografiyi okumak size iyi gelecek eminim. Sıra dışı bir fotoğrafçı olan Ara Güler’i yani deha bir değeri tanımak okuruna güzel anlar yaşatıyor. Hele bir de çocuklar bu biyografiyi okursa ufukları genişler, başka alternatiflerin de ne kadar heyecanlı olduğunu kavrar. Benden demesi!

Eser:Ara Güler

Yazar:Muharrem Buhara

Resimleyen:Sedat Girgin

Sayfa Sayısı:102

Yayınevi:Can Çocuk

Yaş:+

 

30 Kasım 2020 Pazartesi

YANLIŞ MASALCI BAY YALNIŞ

 


Doğukan İşler genç bir yazar. Hem yetişkin hem de çocuk edebiyatı alanında eser veriyor. Ben de her iki alanda yazdıklarını okumak üzere Yanlış Masalcı Bay Yanlış ile Öykü Yapım Çalışmaları isimli ikisi de birbirinden değerli eserini okudum bu hafta. Önceliğim tabi çocuk kitabından yana oldu. Yazar özgünlüğünü henüz kapak sayfasından haykırıyordu. Esra Uygun’un çizimlerinin letafeti bambaşka, İşler’in kitap ismi olarak belirlediği isim de. Özelikle masalcının başına kondurulmuş pek kokoş tavuk mor rengiyle beni cezbetti.



“Yazmak, daha önce yazılmış olanı silmek ve onun yerine yazmayı başarıp başaramayacağımı bilmediğim bir şeyi koymaya çalışmaktır.” epigrafisiyle başlıyoruz kitaba. Calvino’nun bu deyişi kitabın içeriğini muştuluyor. Çünkü Doğukan İşler yeniden yazdığı masallarla ezber bozuyor. Ve alıntıladığı sözün hakkını vermeye çabalıyor. Bugüne dek her satırını ezbere bildiğimiz Alaaddin’in Sihirli Lambası, Alaaddin’in Sinirli Ablası oluveriyor. Tavuk Prenses ve Kedi Cüceler başlığı karşısında gülümsüyor, Naneli Köyün Kemancısı’nın dönüşümüne şaşırıyorsunuz. Yine de bu deneysel çalışma başta beni biraz şüphelendirmişti. Masallara üretilen alternatif başlıklar iyi ve hoştu ama içi aynı efsanevi bir güçle donanacak mıydı? Sanırım burada Sara Şahinkanat’ın söylediklerini anımsamakta yarar var. Usta kalem yazdıklarının ancak birkaç yüzyıl sonra da anlatıldığı takdirde masal olabileceğini vurgular. Doğukan İşler’in bu etkileyici girişimi bir okur olarak zihnimi çok açtı. Açıkçası başka masallara varyant yazma hevesini fazlasıyla duydum. 


Ancak bu denli güçlü içeriğe sahip masalları “yanlış” yorumlayan bir masalcı sanırım biraz daha yaratıcı olabilirdi. Öğretici sesin çok öne çıktığı taraflar azalabilirdi. Bir de Naneli Köyün Kemancısı hakkını veren bir anlatıyken Ali Bebe ve Kırk Samimiler ile Kül Kedisi’nin Gül Dedesi’ne dönüştüğü masallar biraz zorlama gibiydi.



Kitabın en sonunda okuru direkt muhatap alan yazı ise çok anlamlıydı. Çocuk ve genç okuyucularına tıpkı kendinin yaptığı gibi diledikleri masalı, öykü veya çizgi filmi yeniden yazmaya davet etmesi üretkenliği tetikleyen bir çağrı. Ben şimdiden dönüştüreceğim masalı seçtim bile. Kurşun Asker! Bakalım benim masalımın adı ve içeriği nasıl olacak?


Eser:Yanlış Masalcı Bay Yalnış

Yazar: Doğukan İşler

Resimleyen: Esra Uygun

Sayfa Sayısı:78

Yayınevi: Timaş Çocuk

Yaş:+

 


27 Kasım 2020 Cuma

ÖLÜMSÜZ KAVAK

 


Lise yıllarımın en unutulmaz nişanelerinden biridir coğrafya öğretmenim Ayhan Oğuz. Yazdığım blog için bana takdirini sunarken bir de kitap önerisinde bulunmuştu: Ölümsüz Kavak. Bu nostaljik eser, öğretmenime ilkokulda kazandığı bir bilgi yarışmasının ödülü olarak verilmiş. Önce epey eski bir basım olduğu için piyasada bulamam zannettim ama yeni baskıları mevcuttu. En kısa zamanda temin edip heyecanla kitabın kapağını araladım. “Benim gülümsemem yapraklarımla türkü söylemekti.” diyen kavak ağacının kesilip kâğıda dönüşme serüvenini bir çırpıda okudum. Bunda Bekir Yıldız’ın kullandığı yalın ve sürükleyici dili fazlasıyla etken elbette.

Uzun zamandır bitkiler dünyasını araştırma hâlindeyim. Ölümsüz Kavak da bana bu yolda iyi bir eşlikçi oldu. Bir ağacın dünyaya ve insanlara karşı neler hissedebileceğini okumak çok anlamlıydı. Toprak Ana’nın toy kavak ağacına “kesilmen kutsal bir iş içindir.” deyip teselli verdiği satırlarda ben de bir duraksadım. Aklımıza bu zamanda bir ağacın kesilmesi denince yapılacak inşatlar için kasıtlı çıkarılan orman yangınları ve binlerce dönüm ormanlık arazinin katledilmesi geliyor.  Oysa kitaplıklarımıza konuk olan birçok kitabın ve defterin de hammaddesi hepsi aynı zamanda. Hikâyedeki kavak da dönüşeceği kâğıdın hayali kurarak katlanır bu süreçte geçtiği zorlu yollara. Eserin sonunu anlatmak istemiyorum, her ne kadar sonlardan çok süreçler benim için önem arz etse de bunu yapmayacağım. Yalnızca severek ve bir ağacın naif duygularına eşlik ederek ilerlediğim satırlarda çağrışım kapım birden açıldı ve aklıma Ben Bir Gürgen Dalıyım geldi. Hasan Ali Toptaş’ın bu kıymetli eseri Ölümsüz Kavak’tan esinlenmiş olabilir miydi? Yaptığım küçük bir internet araştırmasında Hasan Ali Toptaş’ın tam bir Bekir Yıldız hayranı olduğunu öğrendim. Aralarında yaşanan bir anıdan bahseden Toptaş, bir fırsatını bulup Yıldız’a yazdığı bir öyküyü okur. Usta kalem ise; “Çok fazla etkilenmişsin. Beni okumayı hemen bırak!” der. Bu uyarıdan sonra Toptaş kendi “sesini” aramaya koyulur. O ses yine çok latif bir eser olan Ben Bir Gürgen Dalıyım’da yankılanır.

Toprak Ana’nın Ölümsüz Kavak için söylediği sözlerle yazımı bitireyim, kesilen ormanlar dolusu ağacın bu kadere sahip olmasını dileyerek: “Küçük küçük yavruların göz kaydırdıkları kâğıt olacaksın kavağım. Burada çürüyüp gitmek yerine insan yavrularına hizmet etmen kutsal bir iş değil midir? Haydi, yolun açık, kâğıdın bol olsun ormanımın selvi boylusu!”

 

Eser: Ölümsüz Kavak

Yazar: Bekir Yıldız

Resimleyen: Sevda Nur Demirci- Suat Karadağ

Sayfa Sayısı:56

Yayınevi: Özyürek Yayınevi

Yaş: +


25 Kasım 2020 Çarşamba

ROALD DAHL 104 YAŞINDA!


 

Roald Dahl benim için efsanevi bir yazar. Tam da ölüm yıldönümünde onunla ilgili yazıyor olmaktan mustaribim. Ama kitaplarının içini her açışımda o koca gülümsemesiyle hâlâ hayatta ve klavyesinin başında birbirinden renkli kurgular ürettiğini düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Dahl ile maceram sanılanın aksine Mathilda ile değil Dev Şeftali ile başladı. James’in acuze teyzeleri olan Diken ve Sünger’den bahçelerinde yetişen dev bir şeftali sayesinde uzaklaşmasını keyifle ve merakla okumuştum. Bu matrak yolculukla kimsesiz arkadaşları James için seferber olan Yaşlı-Yeşil Çekirge, Kırkayak, Bayan Örümcek, Gelin Böceği ve dahası, renkli kişilikleri ile koca bir meyve üzerinde seyahat ederler. Epey hengâmeli bir yolculuk sonrası hayvanlar aleminin özeliklerine dair çok şey öğrenip baş kahramanın kör talihinin döndüğü “ müthişoş” finalle bu güzel çocuk romanın kapağını kapamıştım. Biliyordum ki Roald Dahl ile serüvenim tek bir kitapla kalamayacaktı. Yarattığı çok farklı imge ve olay örgüsüyle okurunun iştahını fazlasıyla kabartan bir yazar o. İşte tam da bu sebeple yazmış olduğu her satırla çocuk ve yetişkin her kesimden takipçileri için yaşamaya devam ediyor.

Sıra Mathilda’yı okumaya geldiğinde çok heyecanlıydım. İsmi hemen her çocuk edebiyatı sahasında zikredilen bu küçük kızın nasıl bu denli meşhur olabildiğini keşfetmek üzere Quentin Blake’in çizgileriyla donatılmış romanın satırlarına sızıverdim. Küçük yaşına rağmen içindeki cevherin büyüklüğüne çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Daha dört yaşını bitirmeden kütüphanedeki birçok başyapıtı özümseyerek okuması onun bir deha olduğunu ispata yetiyordu. Mathilda’nın onu küçümseyen ailesinin yanı sıra okul ortamında karşılaştığı eziyetler artık yeter dedirtse de bu dâhi kızın her önüne çıkan engelle baş etme yeteneği beni gururlandırıyordu. Her ne kadar romanın sonunda ailesinin onu bir çırpıda geride bırakarak evlerinden kaçması bana akla yatkın gelmese de genç öğretmeni ile aynı çatı altında daha huzurlu olacağını bilerek yatışmıştım. Bayan Honey’i kimse alt edemezken Mathilda’nın zekâsı ve telekinezi yeteneği ile onu devirebilmesi romanın en kritik olaylarındandı. Telekinezi’ye hep bir merak duymuş bir okur olarak ben de Mathilda gibi konsantre olsam bazı objeleri yerinden oynatabilir miyim diye düşünürüm yani.


Gelelim Bay ve Bayan Kıl’a. İsmi ve içeriği bu denli özdeş kitapların sayısı azdır. Dünyaya kötülük yapmak için gelmiş, birbirine karşı düşman iki çılgın insanın okurda tiksindirici hisler uyandıran betimlemeleriyle başlıyoruz romana.  Bay Kıl’ın Bayan Kıl’dan intikam almak için hazırladığı baston bir büyük akıl(!) işidir. Her gün bastonun altındaki katmanı birkaç santimetre uzatan Bay Kıl eşine, onun gün geçtikçe kısaldığını söyler. Zamanla bu açmazın içindeki eşi kurtuluşu için Bay Kıl’a el açar. Onun bulduğu çözüm ise karısının bileklerine bağlayacağı sayısız balondur. Bu sayede uzayacağını söyleyip onu havaya uçurunca Bayan Kıl eşinin kendinden çok fena intikam aldığını sarsıcı bir biçimde anlar. Roman karı kocanın birbiriyle didişmesiyle sürerken, bahçelerindeki kafeste buluna maymunlar devreye girer. Aralarından ismi Şaklabani olanı bulunduğu kafesten kurtulmak ister. Sonrasında Bay ve Bayan Kıl’ın bir çarşı ziyaretleri esnasında çiftin hayvanları yapıştırdıkları tutkalla evlerini ters düz ederek özgürlüklerine kavuşurlar. Bahsettiğim olay örgüsü ve yaşananlar okurda yüksek bir iticilik uyandırıyor. Ancak romanın finalinde kötülüğün cezasız kalamayacağı bir sonla yazar kurgusunu adil bir zemine kavuşturuyor.


Son okuduğum Roald Dahl kitabı ise George’un Harika İlacı. George bencil, acımasız ve saygısız biri olan babaannesi ile yaşarken bu duruma bir çare arar ve olaylar bu düzlemle gelişir. Bir gün çevresinde bulduğu hemen her sıvıyı ve otu bir karışımda buluşturan roman başkarakteri, böylece ninesini hizalamanın yolunu bulmuş olur.  George’un hazırladığı ilaç(!) tan içiveren büyükanne bir anda sınırsız bir biçimde uzamaya başlar. Ta ki vinçle kurtarılana kadar. Bu etkiye tanık olan baba oğlundan aynı formülle üreteceği ilacın peşine düşse de durumlar pek istenildiği gibi ilerlemez. Bu minvalde yaşanılanları okumak çok sürükleyiciydi. George’un büyülü dünyanın kenarına dokunması ve bu sayede öğrendikleri kıymetliydi.


İşte böyle. Daha birçok Roald Dahl öyküsü okunmak için beni bekler.

1 Kasım 2020 Pazar

PEYGAMBER EFENDİMİZİ ANARKEN

 


Şüphesiz Dinî Çocuk Edebiyatı denince ilk akla gelen isimlerden Özkan Öze. Ben ve oğlum çok severek, manevi alanda böylesi yetkin ürünler vermiş olmasına gıpta ederek okuyoruz her kitabını. Öze’nin Tarık Uslu takma ismiyle yazdığını çok geç fark etmiş bir okuruyum. Şu Acayip serisinin çoğu kitabını eğlenerek okumuşumdur. Hele Şu Acayip Bitkiler kitabında patatesin tarihçesi ancak bu kadar mizah dolu aktarılabilir demiştim. Çaylak ve Filozof serisine başladığımda ise aslında Tarık Uslu’nun Özkan Öze olduğunu öğrendim. Takma isimle yazdığını ifşa etmesi garibime gitmişti. Bana göre her yazar geçmişi ve şimdisi ile barışık olmalı çünkü. İlk eserlerinin toyluğu onu mutlu etmeli. Ancak Özkan Öze daha farklı ve belki de daha yetkin düşünmüş ki bu yolu seçmiş. İlerleyen zamanlarda Çaylak Ve Filozof’un son kitabı üzerine de yazmak istiyorum. Ama bugün Peygamber Efendimiz’i incelemek niyetindeyim.

Geçtiğimiz hafta kutlu Nebi’nin doğum günüydü. Bu vesileyle kitaplığıma yönelince uzun zamandır okumak istediğim Peygamber Efendimiz’e takıldı gözüm. Biliyordum Özkan Öze yine başarılı bir yazına daha imza atmıştır. Cümle cümle büyük bir rikkatle okumaya çalıştım bu nadide eseri. Yazından önce resimlerin harikuladeliğinden dem vurmalıyım. Ceyhun Şen çok sevdiğim bir çizer. Özelikle çocuk imgeleri çok canlı gelir bana. Sahici tonuyla yanımda beliriverecekmiş gibi hissederim her çizdiğini. Bu kitapta da öyle oldu. Başta Ebrehe’nin ordusunun görkemli çizimi, fillerin heybeti beni büyüledi. 



Hurma ağacına tırmanan Medineli çocuğun yanında ben de olmak istedim. Sayfalar ilerledikçe görsel bir şölen yazını desteklemekten öte eliyle taşıyor gibiydi. Bir asr-ı saadet albümü gibiydi adeta kitap. Bu nedenle çizeri yürekten tebrik ediyorum.



Özkan Öze, bana kalırsa bu çocuk siyerinin en güzel örneklerinden birini yazmış. Ayşe Sevim’in Güneşe Yolculuk adlı eseri isebu alanda bende derin bir iz bırakmıştı. Şimdi de Peygamber Efendimiz ile birlikte hem tazelendim hem de daha küçük bir okur kitlesinin Peygamberlerini tanıma yolunda ne kadar şanslı olduklarını düşündüm. Öze, Peygamberimizi anlatırken “ Ve yorgun develerin gözyaşlarını silerdi.” ifadesini kullanmış. Çok şiirsel ve duygu yüklü bir detay bana göre. Bazı yerlerde ayetlerin diline yaklaşan ifadelere rastlamak da gönlümü okşadı açıkçası. Vefat eden Peygamber çocukları için “Cennete uçup oradaki kuşlarla arkadaş oldular.” cümlesinde duraksadım. Kuş bugüne kadar özgürlükle kodladığım bir semboldü. Ölüm ile birlikte anılmasını garipsedim başta. Ama çizimlerde kuşların uzak diyarlara uçuşu ile ölüm birlikte kanat çırpınca bu fikre ısındım.

Velhasıl orijinal betimlemeleri, file Mahmut ismi verişi, kuş ve ölüm birlikteliği, her satırında güzeller güzeli Nebi’nin yanındaymışız hissi verişi ile bu eser gerçek bir çocuk siyeri! Ben hâlâ kitabın sonlarında doğru Peygamber Efendimiz’i karşılayan çocukların neşesindeyim. Ha bir de devenin üstünde ama göremediğim Allah Resulü’nün özleminde. Onun inanlara miras bıraktığı yolu sahiplenenlerden olabilmek duasıyla!



Eser: Peygamber Efendimiz

Yazar: Özkan Öze

Resimleyen: Ceyhun Şen

Sayfa Sayısı: 141

Yayınevi: Uğurböceği Yayıncılık

Yaş: 4+


PRENSİ OLMAYAN MASAL KİTABI




 

Çocuk Edebiyatına çok yakından bir ilgi içinde olduğum zaman tanışmıştım Fatih Erdoğan’ın Çocuklar İçin Yazmak adlı eseri ile. Çok sevmiş, bir gecede tüm satırlarını öğrenme ve bir an evvel güzel yazabilme hevesiyle bitirmiştim. Hâlâ sayfalarını aralayıp Erdoğan’ın okurları için sunduğu ipuçlarını yüzümde bir gülümsemeyle okurum. Gayet ciddi bir meseleyi mizahi bir yolla harmanlayıp sunması benim gibi bu alanın acemisi için çok şevk vericiydi. Ardından Mavibulut yayınlarını yakın takibe aldım. Vulgar Viking serisini çok severek okudum. Erdoğan’ın çevirisi hem eseri akıcı kılmış hem de eğlendirici. Bugün üzerine yazmak istediğim ise kendi kitabı olan Prensi Olmayan Masal Kitabı.

Kitap 5 ayrı hikâyeden oluşuyor. Her birinin iç âlemi kendine özel bu metinlerin. Hüsamettin Bey’e Çilek Dokundu mızmız bir adamın yeni komşusuna duyduğu antipatiyi anlatıyor. Başlıktaki anlam, söz oyunu ile bambaşka bir olaya işaret ediyor. Severek okudum.


Şu Babaannem! ise çok şişman bir babaanne ve torununu merkeze alan bir öykü. Bana biraz soyut bir anlatım olarak yansıdığı için metni iki kere okudum. Yine de anlatılmak isteneni tam kavradığım söylenemez. Daha sakin bir anımda tekrar okumak üzere Pimpirik Amca’nın Öfkesi’ne geçtim. Bir dönüşüm anlatısı olan bu hikâye, kısaca öfkeyle kalkan zararla oturur atasözünün can bulmuş hâli. Sondaki karakter değişimi hoşuma gitti. Sonuncu metin Kuyruk İstiyorum ise okuru çok farklı düşünmeye sevk eden bir öykü. Bir kuyruğu olsa neler olur diye kafasında tartan bir karakterin iç sesini okumak bazen absürt bazen de komikti.

Gelelim kitaba ismini veren Prensi Olmayan Masal Kitabı’na. Açıkçası benim favorim bu hikâye oldu. Nedeni ise bir masal kitabı üzerinden kurulan bir kurmaca olmasıydı. Hikâye; okumayı çok seven bir çocuğun, annesinin kupon kuyruğuna göndermesiyle elindeki masalı kapıp kuyruğa koşması ile başlıyor. Ardından gerçek yaşam ile çocuğun okudukları arasında bir paralellik kurularak ilerliyor olay örgüsü. İçindeki diyaloglar ve kuponla aldığı porselenleri kırınca ağlayan kız çocuğu hikâyenin en can alıcı tarafları. Sonu gayet yaratıcı biten, okumanın sadece pasif bir okuma değil aktif olması gerektiği mesajını veren bir metin bu. Hâliyle bu şaşırtıcı teknik beni cezbetti.


Son olarak Mustafa Delioğlu’nun çizimlerine değinmek isterim. Karakterlerin resimlerine baktıkça eski bez bebek tasvirlerini hatırladım. Kocaman renkli gözler, büyük dudaklar, rengârenk kıyafetler hikâyelerle çok uyumluydu. Büyük puntolu yazılara eşlik eden bu resimler bir çocuk okurun dikkatini çok iyi okşar diye düşündüm. Yetişkin bir okur olarak anlatıyla resim arasındaki dengeyi kollayarak okudum ve bundan hayli keyif aldım.

İyi ki okumuşum dediğim kitaplardan oldu Prensi Olmayan Masal Kitabı. Şimdi sırada diğer Fatih Erdoğan eserleri var!

Eser:Prensi Olmayan Masal Kitabı

Yazar: Fatih Erdoğan

Resimleyen: Mustafa Delioğlu

Sayfa Sayısı: 110

Yayınevi: Mavibulut Yayıncılık

Yaş: 7+


30 Ekim 2020 Cuma

YILKI ATI ÜZERİNE

 


Yılkı Atı, daha ilk satırlarından okurunu bağlayan, farklı bir kurmaca dünyasına girdiğini düşündürten bir kitap. Yerel ağzın oyunlarıyla buyur edildiğiniz köy atmosferi yazıklamalar ve lanetlemelerle sizi önce çarpıyor. Sonra edilen bedduaların bile edebî bir estetikle yapıldığını gördükçe bu negatif dil sizi gülümsetiveriyor.

Kitaba ismini veren yılkı terimi, başıboş bırakılmış at anlamında. Doru Kısrak senelerce hizmet ettiği, şampiyonluklar kazandırdığı sahibi tarafından artık kuvvetsizleşti diye ovaya salınır. Bu şekilde başlayan hikâye Doru Kısrak’ın dahil olduğu atlar cemaatinin neler hissettiğine odaklanır eserin sonuna kadar. Asi ve özgür bir son, yazarın karakterinden aldığı bir intikam gibidir adeta. Üssünoğlu İbrahim hem Doru Kısrak hem onun yavrusu al taydan çok ekmek yemiştir. Ama Doru Kısrak’ı yılkıya bırakışı hayvanı neredeyse büyük bir depresyona sokar. Kılını, kuyruğunu kıpırdatmak istemez. Ta ki ayazda kurt saldırına maruz kalana kadar. Canından geçmiş görünen kısrak can korkusuyla öyle bir hareket eder ki okur olarak şaşırırsınız. Yaptığı çalımlar, kurdu yaralayışı belgesel filmi tadındadır. Ardından kısrak, Kaşifinoğlu tarafından geçici olarak sahiplenilir ve öz bakımı o kadar yoğun yapılır ki bir anda eski günlerindeki enerjisine kavuşur. Onu bu şekilde gören sahibi İbrahim tekrar atına kavuşabilmek için oğlu Mustafa ile plan yapar. Yavrusu al tay ile kısrağı yakalama peşindedirler. Al tayı kullanarak Doru Kısrak’ı kapana kıstırmak isterler. Bu macera kısrağın yakalanmasıyla mı yoksa başka bir sonla mı neticelenir bunun bilgisini vermek istemiyorum. Ancak eserin anlatımındaki lezzetten bahis açmak istiyorum.

Abbas Sayar bir Cumhuriyet Dönemi yazarı olarak toplumcu gerçekçi hizadan biraz farklı bir sanatçı. Kitabın sayfaları köy yaşamının zorluklarından çok terk etme ve terk edilme psikolojisi üzerine kurulu. Doru Kısrak’ın sahibi Üssünoğlu ona türlü emeği geçmiş atını yılkılığa terk edişini gelenekle açıklar. Böyle avutur kendini. Zaten bu böyledir, böyle olagelmiştir Doru Kısrak’ın zihnini okuduğumuz satırlarsa şöyle:

Köy, sağ aşağısında kalmıştı. Görünmüyordu artık. Ama Doru da hiç mi hiç görmek istemiyordu. Ne köyü, ne insanlarını... Hele Üssüğünoğlu mu? Şeytan göreydi yüzünü... On beş yıllık emeğinin armağanın eline vermişti. İşte, ser sefildi yazı yabanda.”

Bunun yanında terk edilen atın bir fabl gibi konuşturulmadan sadece iç dünyasına odaklanılarak yazılmış satırları çok etkileyici bana kalırsa. Bir atın iç dünyası, neler hissetmiş olabileceği, ayaz bir kış ortasında hayatta kalma çabası gerçekçi bir derinlikle işlenmiş. Bu pasif direniş beni aşırı sarstı diyebilirim. Karın o içe işleyen soğuğunu, Doru Kısrak’la ben de hissettim. Kurtlar karşısındaki amansız duruşunu – depresif ve hayattan kopuk durmasına rağmen- çok sevdim. En çok sevdiğim ise elbette eserin sonundaki yavru al tay ve anne at buluşmasıydı.

Eser: Yılkı Atı

Yazar: Abbas Sayar

Sayfa Sayısı: 120

Yayınevi: Ötüken Neşriyat

Yaş: +

18 Ekim 2020 Pazar

BİTKİLER OKULU

 



Geçtiğimiz perşembe günü, yaşamını sadece şiir yazmaya adayan şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın aramızdan ayrılışının on ikinci yılıydı. Mustafa Ruhi Şirin’in bin yıllık bir zeytin ağacı altında usta şairin berceste dizelerini okuduğu tek kişilik anma gösterisini görünce hızlıca kitaplığıma yöneldim. Bitkiler Okulu’nu kaptım ve içindeki en sevdiğim şiiri okumaya koyuldum:

Ağaçlar esen yeli sever
Esen yel

Ağaçları sever


Kuş
İkisini birden sever


Çocukların hepsi
Üçünü birden sever”


Çocuk fıtratı ancak bu kadar net ifade edilebilirdi. Sonra şiir kitabının diğer sayfalarını çocuksu bir heyecanla araladım. Sebzelerden meyvelere, ağaçlardan otlara kadar her bir canlı ayrı bir şiirin kahramanıydı.

Güneş en bilge öğretmen.

Fasulye kendiyle oynayabilir kâh bilye kâh top gibi.

Soğan bir düşünce yuvarlağıdır.

Enginar geceleri ay dedesi, günebakan güneşi bütün günlerin.

Yaprakları birer sözcüktür maydanozun, lahana kocaman bir düş saray.

Bitkiler arası bir giyim yarışması bile düzenlenir şiirlerde. Kazanan pırasadır uyumuyla en su gibi olan.

İşte bitkilere yüklenen bu imgeler beni hem şaşırttı hem de güldürdü. Her bir sebze ve meyve dile gelse neler konuşurdu kim bilir. Belki sınırsız faydalarından belki de köklerine sıkılan zehirli ilaçlardan.

Bitkiler Okulu bir dipnotla sonlanıyor. Hürriyet gazetesinin 1993 yılına ait haberi ile:

“Konuşan Salatalık

ABD’li bilim adamları bitkilerin ses çıkarıp işitebildiklerini iddia ediyorlar. Prof. Milburn’ Ultra ses dalgalarını anlayabiliyoruz. Örneğin su isteyen bir salatalığın sesi rahatlıkla duyulabiliyor. Üstelik sesi de bir bardaktaki limonatanın sın damlalarını kamışla çektiğiniz anda çıkan sese benziyor.’ diyor”

 

17 Ekim 2020 Cumartesi

EVET, ÇOK İYİ ÇİKOLATACA KONUŞURUM!


 


Bazı kitaplar vardır ki ismine vurulup alırsınız. İçeriğine bir bakmak ya da sayfalarında dolanmak o an oyalayıcı gelir. Ya da vazgeçmek istemediğiniz için kapıverirsiniz o sıra dışı kitabı. Cas Lester’in yazdığı Çikolataca Konuşur Musun?da benim için öyle bir kitap! Kapak tasarımının etkileyiciliğinden de bahsetmeliyim. Emojiler, kuş ve at figürleri, mutfak araç gereçleri, kalemler, cupcake ve lokum imajları gayet ahenkle birleşmiş. Kitap kapağının üzerinde ise iki kız çocuğunun kucaklaşması yer alıyor.

Dört çocuğu ve Brambe isimli bir köpeği ile yaşayan yazar, İngiltere’de çok sayıda çocuk kitabı yayınlamış. Çikolataca Konuşur Musun?  yazarın okuduğum ilk kitabı. Aslında bu kitaba sadece isminin özel oluşuyla ilgilenmedim. Mülteci hakları üzerine yaptığım araştırmalar sonucunda eriştim. İyi ki kurgusu gayet donanımlı, mülteci çocuk ve ailelerin neler yaşadığına ilişkin sağlam veriler sunan bu kitabı soluksuz okumuşum.

Kitabın ana karakteri Jaz. Nadima ise onun henüz İngilizce’yi bilmeyen Suriyeli arkadaşı. Esasında kitap ismini bu dil probleminden alıyor. Uzun bir süre bu iki arkadaş vücut ve emoji diliyle anlaşıyor. Görsel yazışmalar kitabın içeriğinde resmediliyor. Aradaki sevimli yanlış anlaşılmalara sesli güldüğünüzü fark ediyorsunuz.


Nadima bilinenin aksine Kürt bir genç kız. Ben Arapça kelimeler görmeyi beklerken Kürtçe diyaloglarla karşılaşınca açıkçası şaşırdım. Sahi ya, Suriye’de çok çeşitli ırklar var. Bu gerçeğe uyandım önce. Ardından Nadima’nın ailesi bıraktıkları ülkelerinde göz kamaştırıcı bir şeker dükkânına sahipken savaş nedeniyle bir anda beş parasız kalırlar. İngiltere’deyse Türk lokumu yaparak geçinmeye çalışırlar.

Kitabın yirminci bölüm başlığı “ Spas Dikum!” yani Teşekkür Ederim. Bölüm sonu cümleleri ise çok çarpıcı: “Arabada cadde boyunca giderken diğer evlere baktım ve bunun garip olduğunu düşündüğümü hatırladım. Onlar da herkes gibi sıradan bir caddede, sıradan bir evde yaşayan sıradan insanlardı. Ama herkes gibi değillerdi, değil mi? Nadima’nın hikayesi sıradan değildi değil mi? Ve kimse bilmiyordu.”

Jaz’ın bakış açısıyla okuduğumuz satırlar onun girişimci ruhunu ve bu uğurda sarf ettiği çabayı komik kılıyor. Nadima’ya odaklandığı satırlardaysa ona yardım etmek isterken nasıl bir çuval inciri berbat ettiğini okuruz. Bağış Haftasında toplanan parayı ona ve ailesine adamak istemesi, Nadima’yı çok kırar. Aralarına giren soğukluğun telafisi ise Nadima’ya verdiği Best Friends Forever bilekliği ile olur. Birlikte eski birkaç fotoğrafa baktıklarında ise Nadima bir aile albümleri olmadığını açıklar. Savaş bombaları nedeniyle yaşadığı tramvayı gözyaşları içinde Jaz’a anlatır. Jaz ise “Annem de dedemin cenazesinde ağladı. Ama hiç kimsenin böyle ağladığını görmemiştim. Kimsenin canının bu kadar yandığını görmemiştim.”der.

Havai fişeklerin Nadima’yı neden korkttuğunu anladığımız satırlar çok üzücü: “ Bomba gibi olmak. Bomba ve silah. Işık ve bam, ışık ve pat pat pat!”

 

Kitabın sonlarına doğru ise iç ısıtan bir merak söz konusu. Jaz, Best Friends Forever yani Sonsuza kadar En İyi Arkadaşlar tanımlamasının Kürtçesini öğrenir: Hevalê baş ê her demê!




Sonrasında büyük bir Suriye haritasından Nadima ve ailesinin İngiltere’ye gelene kadar dört gün boyunca yürüdüklerini okuruz. Bir adam Nadima’nın babasına onları Avrupa’ya giden bir bota götürebileceğini söyler. Bütün paralarını alır ve Nadimalar bir sürü insanla küçük bir bota binmek zorunda kalırlar.

“Sen ve Nadima’nın çok büyük bir dil engelini aşıp arkadaş olmanızın harika bir şey olduğunu düşünüyorum. Gerçekten.” diyen öğretmenleri her iki genç kızın çabasını över. Böylece kitabın sonuna gelmiş, harika bir dostluğun bütün engellere rağmen mümkün olduğunu hatırlamış oluruz.

Eserin sonunda ise birbirinden lezzetli üç tarif bizi bekliyor. Jaz ve Nadima’nın Çikolatalı Türk Lokumu, Nadima’nın Annesinin Mükemmel Fettuşu, Jaz’ın Muhteşem Ton Balıklı Makarnası.

Mülteci meselesi üzerine yazılmış bu kitap bence meramını okura gayet net geçiriyor. Her bölümü ayrı heyecanla okutmayı başaran yazarın anlatımı ve kurgusu bu ciddi meseleyi hayatlarımıza nasıl davet edebileceğimizin yollarını sunuyor. Kitaba ilişkin eleştireceğim bir noktaysa şu: Evet, tutunabilmeyi başarmış mülteci vatandaşlar var, peki ya tutunamayanlar? Onların ahvali ya da duydukları destek ihtiyacı kitaba bir bölümde sızamaz mıydı? Nadima, kendisi için toplanan bağış paralarını reddedecek gururu koruyabildi. Ya bu gururu da yerle bir olmuş başka Nadimalar, Beşirler, Hasanlar nasıl kıyıya vurmadan su yüzüne çıkabilir?

 

Eser:Çikolataca Konuşur Musun?

Yazar: Cas Lester

İç Tasarım:Nur Kayalap

Dil: Çeviri- Dilara Baytekin

Sayfa Sayısı: 240

Yayınevi: Genç Timaş Yayınları


15 Ekim 2020 Perşembe


 BİR GARİP'TEN MASALLAR


İşte, bir Garip Orhan Veli’den La Fontaine’in Masalları! Bu kitaba ilk rastladığımda çok şaşkındım. Orhan Veli benim için o güne kadar Garip şiirinin en sevgili üyesiydi. İstanbul’a her kulak verdiğimde gözlerimi onun sayesinde kapadığım, Boğaziçi’ni bir garip sükûnetle seyre daldığımda onun dilinden bir türkü tutturduğum şairdi. Bu yüzden, oğluma ilk aldığım kitaplardan birinin çevirmeni olacağını hiç düşünmezdim. Zaten Çocuk Edebiyatı ile ilgili beni her defasında şaşırtan, yetişkin edebiyatı eserleri ile hemhal olduğum yazar ve şairlerin bu alanda da nitelikli eserler vermiş olması. Misal, Sabahattin Ali’nin Ayran’ı, Vüs’at O. Bener’in Havva’sı, Orhan Kemal’in Çikolata’sı… Hepsinin yeri bende apayrı! Orhan Veli’nin “Bu kitapta okuyacağınız şiirleri gerçi sizin için tercüme ettim. Ama hiçbir zaman onları çocukça bulmadım.” önsözü ile başlattığı bu manzum masalları yeniden okumak benim için farklı bir soluk oldu. Hep düz yazı ile önüme serilen bu hayvan masallarını şiir diliyle okuduğumda oğlum da çok sevdi. Kitabın çizimleri ayrıca çok renkli! Çizimlerini Mevlana İdris’in kitaplarından aşina olduğum Dağıstan Çetinkaya yapmış. Aslanlar, maymunlar, yılanlar, eşekler bu sayede orijinal kılıklara bürünmüşler.


Kitabın açılışı bir klasik olan Cırcır Böceği ve Karınca ile yapılmış. Hemen her çocuğun zihin kodları arasında yer alan bu masalda, Cırcır böceğini karıncaya yalvarırken şöyle görürüz:

“- İnayet buyurun, dedi,

Yemin billah ederim,

Eylül’e kalmaz öderim.”

Karınca böceği cevaplamakta geç kalmaz, bu ricacıya çıkışır:

“-Ne yaptınız yaz boyunca?

-Ne mi yaptım? Saz çaldım, saz!”

-Ya, öyle mi? Demek ki siz

Yazı sazla geçirdiniz;

Şimdi de oynayın biraz.”

Neredeyse ezbere bildiğim bu sahneleri tekrar okumak, hele bir de Orhan Veli’den okumak bir şans!

Kitap toplamda 51 masaldan oluşuyor. İçlerinde çok iyi bildiklerim kadar, duymadıklarım da var. Oduncu ve Ölüm, hiç bilmediğim bir masal. Adeta Orhan Veli’nin poetikasının ayaklı temsili gibi:

“Şu dünyaya geldi geleli gün mü görmüştü?

Var mıydı daha talihsiz bir kulu Tanrı’nın?

Bir lokma ekmek için miydi bu çektikleri”

Masalın bitiminde ise şairin sesi baskın gelir ve okurunu hem uyarır hem teselli eder:

“Ölüm çok derdin panzehiridir,

Biz yine halimize şükredelim

Ölmektense katlanmak iyidir

Sözün gereğince gidelim.”

Böylece ironik bir sitem yollar Orhan Veli liyakatin değer görmediği bir dünyaya.

Her bir masal için söylenecek çok söz vardır elbette ama benim yazım burada sonlanıyor. Diğer güzel masalları keşfetmek sizin elinizde! Gerçi Veli, “ Yalnız bunlara ne masal demek doğru, ne de hikâye. Fransızlar fable diyor.” diyor. Bir de :

“Bir çocuk ne anlar sevmekten?

Ne anlar ki sevgi uğruna ölmekten

Ne anlar yaşam nedir, dünya ne?

Hep umut vardır o küçücük yüreğinde…

Karanlıkta aydınlık hisseder

Olmayacak sevdaya olur der

Ben de çocuğum ve cezalıyım…”

 

 Eser: La Fontaine'in Masalları

 Yazar: La Fontaine

 Dil: Çeviri- Orhan Veli

 Sayfa Sayısı: 93

 Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Yaş: 8+

 

 

 

 

 

Çocuklar ve Büyükleri

ÇOCUKLAR ve BÜYÜKLERİ İlk yazımı blogumun ismine ilham olan Murathan Mungan'ın derlediği Çocuklar ve Büyükleri  üzerine yazmak istedim. ...